22 Aralık 2013 Pazar

Karyolamın Demiri...



Dostlarım son günlerde dilimden düşmeyen bu ezgiyi 
ve hikayesini sizler ile paylaşmak istedim...

KARYOLAMIN DEMİRİ TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ
Kurtuluş savaşı yıllarında asker kaçağı olduğu tahmin edilen bir
kişi, bir kızla köyümüze gelmişlerdir. İkisininde nereleri oldukları ve
kimlikleri belli değildir. Erkek kızla imam nikahı yaptırmak istediğini
söylemiştir. Köyün imamı nikahı kıymış ama erkeğin gerdeğe
girebilmesi için yatsı namazını beklenmesi istenmiştir .
Evlenecek kız için bir gelin odası ve odada gelin, damat için
demirden karyola süslenerek hazırlamıştır.
Fakat yatsı namazı zamanı meydana gelen deprem, gelinin
bulunduğunu odanın yıkılmasına ve ismi ‘’Ayşe’’ olan gelinin
göçük altında kalarak ölmesine neden olmuştur.
Uğruna askerden kaçan damat, -kızı ailesinden kaçıran kişi-
sevdiği uğruna bu ağıdı yakmış ve ortalıktan kaybolarak bir daha
izine rastlanmamıştır. Civarlarda ağıt olarak söylenen bu ezgi
zamanla türkü ve oyuna dönüşmüştür.
Hikayenin geçtiği yer Ç.Kale-Çan/Şerbetli ve civar köyleri olduğu
sanılmaktadır.

Bir başka rivayete göre, bir köyde ilk kez çeyizde yer
alan karyolanın, damadın hastalanmasıyla ölüm döşeğine
dönüşmesinden etkilenen ahalinin veryansınıdır.

Karyolamın Demiri Türküsü yöre olarak Çanakkalede derlenmiştir.
Ezgi olarak Çanakkale yöresi olmasına rağmen tüm türküye
de çok revaçta olup(tıpkı harmandalı zeybeği gibi) Egenin nerdeyse
tüm bölgesinde oyun olarak oynanır ve ezgi olarak düğünlerde çalınır.
Çanakkale yöresi düğünlerinde çeyiz almaya giderken oynandığı için diğer adı da
çeyiz altı olarak bilinir.
Erkek oyunu olarak “Yandım Ayşe” diye
oynanır ve ada taraflarında bu oyun
Martinimin Demiri” diye de bilinir.
Derleyen:
Osman Özdenkçi- Emin Aldemir
Kaynak:
Saniye Can
Türkü Yöresi:
ÇanakkaleKaryolamın Demiri türküsü, Çanakkale,
Balıkesir, İzmir ve Manisa dolaylarındaki
Balkan muhacir köylerinde oldukça
yaygındır. Bununla birlikte Balkan
göçlerinden çok etkilenmenin bir
delili olarak söz konusu bölgede yerli
köyler tarafından da içselleştirilmiş ve
benimsenmiş bir türkü ve oyundur. Bu
türkü ve oyun, “Yandım Ayşem”, “Yangın
Ayşem”, “Yandık Ayşem”, “Yandı Ayşem”
gibi isimlerle de anılmaktadır.
Oyun zeybek adımlarına dayanmaktadır...

8 Ağustos 2013 Perşembe

Mutluluk bir damla gözyaşında...



Gözyaşı, acınası bir esaretin izinde
Müebbetlik olmuş yürek; izbede
Günler, yarınsızlığın gölgesinde
Umut; dağ ile kaf arasında
Benlik ise açmazlarda
Ruh, aleminden uzakça
Bulutlar nemsizce
Güneş solgunca
Lakinler keşkesizce
Mutluluk; gözyaşına hasrette..

Gözyaşı yine esaretin kucağında
Müebbet; yürekte şafak saymakta
Dünler yarınlardan intikamını almakta
Kaf dağının etekleri tutuşmakta
Gelgitler benliği kuşatmakta
Ruh kendine gelmekte
Göğün kuşağı bulutu istemekte
Güneş doğmayı beklemekte
Keşkeler unutulmakta
Mutluluk yine bir damla gözyaşında…

F.Ferdi DURUSULU

4 Ağustos 2013 Pazar

Ateş oldum...




Ateş oldum
Yanar oldum
Gönül verdim ya
Şarap oldum
Kadeh oldum
Yere düştüm kırıldım

Aşk ateşi iki kurşun
Birin aldım ya

Uçtum kondum
Uçmaz oldum
Kuş gönlüne sığındım
Beşik ardım gurbet oldu
Sine oldum vuruldum

Oğul gördüm
Kızım sevdim
Gönül aldım ya
Çocuk oldum
Neler umdum
Neler buldum yoruldum

Aşk ateşi iki kurşun
Birin aldım ya

Küstüm sustum
Sormaz oldum
Ağlar oldum kavruldum
Sevdiklerim eller aldı
Yad ellere savruldum

Vedat SAKMAN


"Oğul kah şarap oldu kadehlere sunuldu; meşkin içinde yer buldu. 
Kah şarap iken sirkeliğe itildi; kadeh tarafından bile dayanılmaz kabul edilerek kırıldı.

Oğul çocuk oldu akranları misali, hayalleri vardı ve umdu menfaat gözetmeksizin. Yoruldu, yaşlanmıştı ta o yaşta yüreği; umduğundan arta kalanlar ile devam etti yoluna. Bir umut türküsü ile avundu ve savruldu o diyardan bu diyara..

Üstadın bu ezgisini ne zaman dinlesem içimdeki çıkmazlar; yeniden gün ışığına çıkmayı bekleyen kış uykusuna yatmış geçmişimi uyandırmaya çalışıyordu. Yazmalıydı bu ezgi üzerine, lakin uzaktı ellerim çocuk masumluğundan. Kirlenmişti o eller tuttuğu kötü insanlarca. Ateş olmak ve aşk'a sarılmak çocukluğumun yeganesi iken, büyüdükçe gayemi kaybediyor ve başkalarının hayatlarını yaşamaya itiliyordum. Umduklarımız, hayallerimiz, vazgeçtiklerimiz ile büyüyen benlik geleceğe yenilerek geçmişin izbesinde bir başına kalakalmıştı. 

Ummak; ne olacağını bilemeden bir ilham perisinin izinde belirmek benimkisi..."


13 Temmuz 2013 Cumartesi

İlişmeyin Yolculuğum Güneşimedir..


Sorguluyordum hayatı;
bilmem kaç yılının, 
bilmem kaçıncı ayının, 
bilmem kaçıncı günündeydim..!

    Yani ne zaman sorguladığımı dahi anımsamadığım, kabullenirliği tüm benliğim ile benimsediğim bir kısır döngünün içerisindeydim. Hemde öyle bir döngüydü ki bu anlık zamanlar yaşıyordum. Hayatın tadını çıkartmak dahi istemiyor gibi ruh haline bürünüyordum. Aldığım eşyalardan mutlu olamıyor. Paranoyak bir şekilde mutluluğumu dahi baltalıyordum. Ben nasıl bir kurgunun parçası olduğumu o kurguyu sabote etmeye karar verdiğimde anlamıştım. 

      Ben kimdim? 

     İlk önce bu sorunun yanıtı almak için içsel yolculuğum ile yeni ber serüvene yelken açmak vakti geldi de geçiyordu. Ve benim bir bavul dahi toplama alışkanlığım olmadığından çıktım ruhsal yolculuğuma. Bu yolculukta bana eşlik edecek üstadım Farid Farjad'ım Goleh Pamchal adlı ezgisine başlamış ve; "haydi gidiyoruz Güneşin Oğlu acele et biraz" der gibi, kemanını aldığı kıvrak boynu ile bana işaret ediyordu. Yanımda Farid üstadım ile başladım yolculuğum. İlk durağım vefasız bir oğulun yaptığı gibi malumunuz Güneş'ime idi. Koşulların da etkisi ile bir anda ayrı düştük Güneşim ile. Ve ben karşısına çıkınca ne diyeceğimi dahi bilmeden ona doğru yol alırken görüldüm. Uzundu yolum, engebeliydi. Bilinmezliğe açılan kapıdan yine geçebilecek miydim? Tüm bu olası ihtimalleri bir kenara atıp hatırımı kırmaz zühürt tesellileri ile ilerliyordum. Durak noktalarım olmadı değil. Kararmaya yüz tutmuş bir bulutun izbesinde belirdim. Dertliydi ben gibi. Akıtmaya meyilliydi gözyaşları niyetine yağmurlarını. Ona Güneşime gittiğimden bahsettim. O da aynı dertten muzdaripti. Ben gibi birini görmek; beni aksine sevindirmişti. Bir başkasının acısından mutlu olabilmenin ne kadar utanç verici olduğundan bahsettim ona. Dinledi beni, o sıra gözleri doldu ve hıçkırık niyetine bir yıldırım sundu evrene. Gözyaşlarını tutamadığından bahsetti. Güneşsiz ne kadar yalnız olduğundan, gökkuşağına hasret kaldığından, insanların kendisini gördüğünde kaçıştığından bahsetti. O an; kendi durumum ile kıyasladım ve onu ferahlatmak istedim. Bir anda durdu ve çözülmeye başladı. Gökkuşağına olan aşkından dem vurdu. Heybemden zor günler için sakladığım bir tutam Güneşimin ışığı kalmıştı. Ona sundum ve aşıkların kavuşmasına vesile olmanın haklı sevinci ile ayrıldım yanından. Belki dedim bu Güneşimi mutlu eder de bana yüzünü tekrardan gösterir. Yolculuğumun ona doğru olduğunu anlar. Lakin bu serzeniş kendi içinde sönüp gitti cılız bir mum alevi edasında.

      Ereğim Ne idi?

      Yolculuk yine kendi çıkmazlarının esaretindeydi. Ereğimi yeniden yapılandırmak adına derin bir ah çekip; misyonumu gözden geçirmeliydim. Gönderiliş amacımı nasıl hiçe saydığımı. Nasıl bu kadar gözümün görmez, yüreğimin duymaz olduğunu idrak etmem gerekiyordu. Ereğim; sevmek idi. Ama ben severken sevilmeyi yaşamadığımdan olsa gerek ki, karşılığını bulduğum bir sevda ile afallamış ve acı çekmekten zevk alan, sürekli dert yanıp soluğu babası Güneşinin yanında olan ergen bir bireyken; bir anda olgunlaşıp sevilen erkek statüsüne kavuşmuştum. Sevilmek ne de güzel bir şeydi oysa ki. Herkese nasip olmayan bu güzelliği dahi; benim karamsar ve acıdan beslenen yüreğim anlayamamış, karşısındakini sürekli sorgulayan tavırlarla ilişkisini baltalıyordu. Misyonuna yakışmayan bu hususlar ile kendinden nefret eder bir birey olmuştum. Ereğim sevmekti oysa, sadece sevmek ama ben sevilmeyi hiç yaşamamıştım ki. Hep sevmiştim ondandır ki meseleye hiç vakıf olamadım. Sorgulamaktan uzak çobanının sadık koyun beyinlisi idim artık. İşte bu yüzden Güneşime bana sevilmenin ne olduğunu sormak için bir erek oluşmuştu. Ereğim sevmek değildi artık, sevilmenin ne olduğunu ve sevilen birinin neler yapması gerektiği idi.
Serüvenimiz başlamıştı. Güneşim kim bilir; dağlar ardında mıydı? Ufuk çizgisinden mi süzülüyordu? Nerede olduğunun ne önemi vardı.! O beni nasıl olsa bu serzenişlerden sonra gökkuşağındaki ışığımdan anımsayacak ve yüreğime fısıldayacaktı. 

Beklemek zamanı hiçe sayarak hiçte zor olmayacaktır dostlarım…

Sağlıcakla Güneşim..
Biçare seni bekler bu oğul…

F.Ferdi DURUSULU

5 Temmuz 2013 Cuma

şşştt sus kimseler duymasın...


Uçmak istediğini kimseye söyleme yoksa düşürmeye çalışırlar.


A.Dream


25 Mayıs 2013 Cumartesi

Zaman ile sulh...



Uzun zaman ayrı kalınca ne yazacağını da bilemiyor insan. Hani yıllardır görmediğin bir dostu gördüğünde ne tepki vereceğini bilemezsin ve sohbet sırasında afallar saçmalama evresine doğru ilerler ve sohbeti baltalarsın ya işte öyle bir durum benimki. Burası benim her daim  bir kaçış noktam oldu. Ne zaman daralsam ve sığınacak bir liman arasam bir dostun omzu gibi alırdım soluğumu bloğumda. Askerlik neticesinde vermiş olduğum zoraki bu ayrılık sonrasında sivil yaşam içinde debelenen bir oryantasyon sürecinin içinde beliriverdim. Bayan dostlarımın bu durumu anlayamazlar, erkek olup askerliği yapmış olanlar anlıyorlardır. Çok zor bir süreç dostlarım, vücudum dahi henüz sivil yaşama alışamadı; yat saatinden kalk saatine, yemek saatinden dinlenmeye değin vücut otomatiğe bağlanmış durumdaydı. Bu azıcık 5 aylık sürede dahi  etrafımda birçok şeyin değiştiğine şahit oldum. Evlenenler, çocuğu olanlar, işini değiştirenler, yurt dışına çıkanlar, aramızdan ayrılanlar. Yani çok kısa gibi görünen bu zaman diliminde dahi onca şeyin değiştiğini görünce çok şaşırdım. Ben de herkes gibi zamanı durdurmayı, geri almayı çok istedim ama olmuyor. Çünkü zaman sen ne istersen tam zıttını yapıyor, bu konuda ezeli bir düşman gibi.  Durduramadığımdan sulh ilan ettik zaman ile birbirimize ilişmiyoruz (: Ondandır ki artık saat kullanmıyorum Çünkü zamana ihtiyacım kalmadı. Kaldırdım bir kenara koydum saatimi. 

Zaman geçiyor dostlarım, acı tatlı anılar ile ilerliyor hemde durdurmaya çalışanlara inatla.

Umarım bu süre zarfında sizler de zamanı ben gibi iyi değerlendirmiş ve zamana inatla güzel günler geçirmişsinizdir.

Sağlıcakla kalınız (:

Ferdi DURUSULU

2 Mart 2013 Cumartesi

Flört - "Yola Devam"

                 


Kaybolduğumda oldu benim yola gelmedim 
Tabii ki çok acı çektim ben böyle değildim 
Arada bir boşa döndüm pervane gibi 
Rüzgarına nefesimle bol bol üfledim 

Hadi yola devam be usta 
Hadi yola devam be kaptan 

Gökyüzüne fırça fırça boya sürerdim 
Altına imzamı atıp eve dönerdim 
Şeytana kurşun sıktım yine ölmedi 
Başım döndü ben döndüm kimse görmedi^

Hadi yola devam be usta
Hadi yola devam be kaptan 

Aramızda koca dağlar 
Hadi dümenin başına kaptan 
Başımı üstümden çekin gölge yapıyor 
Bu vücudun güneşten çok ricası oluyor 
Hadi bana eyvallah ben artık gideyim 
Arayan soran olursa selam söyleyin 

Hadi yola devam be usta 
Hadi yola devam be katan 
Aramızda karlı dağlar var 
Hadi yola devam be kaptan

Dilimden düşmeyen bu ezgiyi sizlerle paylaşmak istedim ;

Dostlarım iyi dinlemeler (:

10 Şubat 2013 Pazar

Oğul şimdilerde Asker...





          Bloğuma o kadar ara verdim ki özledim sizleri dostlarım, lakin vatani görev için yapılan hazırlık ile başlayan bu süreçte bayağı uzak kaldım buralardan. Bloğuma nerelerden yazılar yazmadım ki, an geldi gülümsedim yazarken,  bazen de ağladım ve ağlattım sizleri. Şimdi de sıra askerden sizlere merhaba demek sırası imiş (:

         Ademoğlu bulunduğu ortama ayak uydurma konusunda uzmanlaşmış bir canlı.  Ademoğlu alışıyor alışırken zaman geçsin diye dua ediyor. Askerlik anısına ve burada ki ortam hakkında hiçbir malumat vermeyeceğim, anıları duymak isteyenler arama motorundan "bir askerin güncesi, askerlik anıları vb." yazsın oralardakilerin aynısını bende birebir  yaşıyorum, buradan askere gitmeyen kardeşlerimin moralini hiç bozmak istemem, ben kısa dönem olmanın avantajını yaşıyorum 3 ay gibi bir süre kaldı özgürlüğüm için. Neden "özgürlük" dediğimi erkekler anlayacaktır. Çünkü bir nev'i mahpusluk burası, özgür iken bu kadar kısıtlanabildiğin başka bir ortam yok. İlk gün koğuşun birinde karşıma çıkan bir yazı ile askerliğimin başlamadan bittiğini söyleyebilirim; yazmış çocukcağız demiş ki: 

"Bu hayatta iki tür insan vardır ki; zamanın su gibi geçmesini ister,

Biri mahkumdur, diğeri ise asker, 

Lakin ikisi de bihaberdir geçen gün ömürden"

Yani demem o ki geçiyor günler bir şekilde, bende günümü heba etmeden iyi geçirmenin alternatiflerini buldum, buna daha sonra değineceğim.  Bu zamana değin şafak denen o olayı hiç yaşamadı isem bunun sebebi günlerimi iyi geçirmiş olmamdan. Kafamı hiç bu kadar boşalttığım  bir an ve mekan olmamıştı. İç huzuru yakaladığım ender yerlerden birisi oldu asker ocağı (: 

İleride vatani görevini yapacaklara tavsiyeler bölümü altında bir başlık açacağım (:


Dipnotçuk: Sivas'ın soğuğunu güneşim ile kırmaktan kıvanç duyarım (:




Sağlıcakla dostlarım 

29 Ekim 2012 Pazartesi

Bir dudak izi ile...



Duruyor yine zaman, 

Geçmesini ümit edenlere inat.!

Ses; sus pus olmuş, duyulmak istemiyor,

 Evren ise tümden lal..!

Martılar dahi terk etmiş, İstanbul aksi sedasız.!

Meyhaneler yine yeniden daimi dert ortağı,

Masalar dörderli-sekizerli, lakin kişiliksiz..!

İskemle nemli, belli ki tan vaktini gözüyaşlı uğurlamış,

Deja vu'yu kıskandıran bir mizansen,

Yaşanmışlığın kaldığın yerden devamı,

Lanet okunarak tokuşturulan kadehin kırıntıları;

Belli ki bir dudak izinin eseri...!


9 Eylül 2012 Pazar

Acıya dahi güleriz çünkü Yılmaz'ız biz...




"gülerim ben acıya , 
bunu yaparken de acı bir tebessüm takınırım! 
varsın bana "çirkin" desinler! 
"kral'a" soytarı olmak hiç de zor değil!
"yılmaz" bir yüreğim var benim; 
"güney"den esen seher yelinden alırım gücümü.."

Ruh'un şad olsun Yılmaz GÜNEY...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

lal...




acıyı durdurmak adına 

bir umut ile yüreğime giden el 

duyduğu derin sessizlik ile irkilip titriyor, 

yüreğim gibi lal oluyordu..!


f.ferdi durusulu

24 Temmuz 2012 Salı

29 yıl önce bugün pırtladı oğlan (:



yıl  seksenlerin başı,  
aylardan ise Temmuz,
 gün 24'e uyanmak üzere
lakin habersiz başına geleceklerden :P 
güneş tam doğacak iken 
anneciğim pırtlatmış bu deli oğlanı (: 
şu garip dünyaya gelegelmiş oğlan.. 
"ne ola ki bu işler yahu..!" diye
 şaşkın gözler o.O  ile bakmış evrene.. 
önce doktor popoya şaplağı atmış, 
"ilk günden düşünme len bu kadar ağla"  demiş
 bizim ki  durur mu hiç, içinden: 
"host la ne vuruuyoon bebe..!" demiş 
ve ilk intikamını doktorun yüzüne işeyerek almış :P 
oğlanı anne kucağını atıvermiş hemen doktor ve:
 "La demiş bunun ebesine küfür eden çok olur, 
bu tam bir çirkef gibim" (: 
sol kaşı ilk o gün yukarı kalkmış
ve "hıh" demiş pırtlamış oğlan (:


21 Temmuz 2012 Cumartesi

"Ol İz Vel"





Film Bollywood yapımı olup Hindistan'ın saygın ve girilmesi zor bir mühendislik okuluna yeni başlayan 3 öğrencinin hayatını anlatıyor. Yarışa 4 nala hazırlanarak ezberci toplum yetiştiren tek medeniyetin sadece bizler olmadığını bu film aracılığı ile görüyoruz. Kapital düzenin gereklerinden olmalı ki Asya topraklarında da gençler aynı durumdan muzdaripler. Film hakkında daha fazla spoiler veremeyeceğim :P Çünkü film izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor. 

Filmden sonra bende her sıkıntıya düştüğümde "Ol İz Vel" demeye başladım. 3 arkadaştan sistemin çarkına Cem Karaca nidası ile çomak sokan Ranço karakterinden her ortamdan bir tanecik olmalı, olmalı ki bu içine tükürdüğümün düzeni değişsin.

Ranço üstadımsın artık (: 

Bu filmi tavsiye eden Sevgilim Çakıl'ıma sonsuz sevgilerimi sunuyorum <3

Ne diyoruz o zaman "Ol İz Vel"  (:

8 Temmuz 2012 Pazar

Siminya Dostumdan "Kız Kısmı"



Bugün sizler ile yeni bir kitabı paylaşmak istiyorum dostlarım;

Kitabımızın adı:

Kitabımızın yazarı: 
Hepimizin yakinen tanıdığı blog aleminin en ünlü müdavimlerinden Siminya 

Dostum Siminya'nın bu kitabı çıkarmasına en çok sevinenlerden biri de benim, her fırsatta kitap var mı kitap? ya sen de bir kitap çıkartsan ne güzel olur? angaralım toprağam yaz karala neyin eksik vs gibim gaz versemde  o inceden inceden plan yapmış zati ve çıkarttı en sonunda kitabını  (:

Kitabın içeriğine geçelim az biraz ; kitap bir genç kızın doğumu ile başlayıp bu günlere değin uzanan kimi acıklı , kimi traji komik, kimi ise isyan dolu maceralarını anlatıyor.

Kitaptan beni en çok etkileyen bir kaç olayı sizler ile paylaşmak istiyorum;

Doğumunu annesine soruyor Siminya her meraklı çocuk gibi sen gibi ben gibi , ama öyle bir yanıt alıyor ki az rastlanır cinsten: "güzdü, eylül müydü, ekim miydi, yapraklar dökülüyordu süpürkeyi aldım yokuş aşağı süpürüyordum vışşhşş didim pırtladın" diyor annesi, Siminya orada farklı biri olduğunu anlıyor ve onu bekleyen maceralı yaşamın içine sürükleniyor. Kontrolü elden bırakmasa dahi onun dışında ne kadar olay gelişirse gelişsin, hayal dünyasını yaşamış olduğu elem dolu olaylardan uzak tutuyor. Bazen devrimci bir eda ile seslenecek oluyor etrafındaki ikiyüzlülere: "beni öldürebilirsiniz, ama ya fikirlerimi ya fikirlerimi ne yapacaksınız, hayal dünyamı nasıl yok edeceksiniz ha bire zındıklar." diye mağrur ve gururlu bir tablo çiziyor.

Dedesinin nasıl bir büyük adam olduğunu anlatırken bir anda kendimizi kavimler göçünün ana sebeplerinden birinin de turşu yemek olduğunu anlıyorsunuz.  Gülümserken ağzınızın fazla açılmasından kendinizi liposakşınnnnn edilmiş bir edada buluyorsunuz ondandır ki toparlanmanız biraz uzun sürecektir. Tavsiye ederim kitap içinde "Benim Dedem'i" bir kaç defa okuyunuz (:

Kitap içerisindeki hikayelerden; "Almanlık Ne Güzel, Kadınlar Hamamını Daha Yakından Tanıyalım, Neşriyatım Muzır Olsun da Evim Çalı Dibi Olsun, Yetişin Kızımı Kaçırıyorlar.! , Türkün Yırtık Donla İmtihanı" benim en beğendiklerim arasında şimdiden yerini aldı bile. Bazı hikayelerde ondan daha fazla sinirlendiğim de oldu, Amcaoğlunu yakalayıp organını kesmek ve ona yedirmek istedim..! Kız kaçırma olayında onunla erketeye yatıp bina içinden olan biteni izledim, ülkemizde kızların ne kadar zor şartlarda büyüdüklerini daha daha daha iyi anladım, dost gülerken düşündürdü ve beni çocukluğuma götürdü...

Kitap'tan aklımda kalan birkaç güzel alıntı;

"İkiyüzlülük üzerine; "Herkes için geçerli bir ahlak gülünç bir fikirdir"

"Bir kişinin Sol örgüt mensubu nasıl anlaşılırın kılavuz maddeleri:
-Fikret Kızılok dinliyorsa az işkillen,
-Kırmızı aksesuvar kullanıyorsa kaşının birini kıldır, hömmm de,
-Bir metre yakınında orak-çekiç görürsen ki çok tehlikeli, arkana bakmadan kaç,
-Devlet aleyhine konuşuyors indir sumsayı, vur beline kazmayı ..."

Kitap için dikkatimi çeken bir kaç küçük ayrıntı: 

-Siminya dostumun Pembe'ye olan tutkusunun kitabına aynen yansımış,
-Kitap 333. sayfa ile son bulundurularak inceden bir mesaj verilmiş (:
-Kitap içeresindeki öyküye cuk oturmuş görseller ile blog havası yakalanmış,


Bir Angaralı olarak bu kitabı Almanag olarak arşivime katacağım, çünkü benim çocukluğumu da anlattı Siminya dostum , Emeğine yüreğine sağlık dostum (:

21 Haziran 2012 Perşembe

Aşka Dair...




Flört - Aşk'a Dair

İstanbul'a şöyle bir daldım.
 
Martıları bir bir saydım.
Kız kulesine camdan bakıp, 
Aşka dair çok şey düşündüm. 


Rüzgar alsa uçursa beni, 
Okyanusun ortasına bıraksa,
Elimi tutan sen olsan, beni kurtarsan, 
Yeni doğmuş bir bebek gibi ağlarım. 



Düşünüyorum aşka dair ne yapsam? 
Ah ne yapsam?
Acaba beni öldürsem mi, ne yapsam? 
Yoksa ben sen mi olsam? 



Ya hiç olmamış olsaydın, 
Karşıma çıkmasaydın, 
Orhan Veli o şiiri yazmazdı.
Ne anlamı kalırdı şu hayatın? 



Fotoğrafını kaç kez öptüm?
Cüzdanımın ön gözünde.
Uzun uzun bakarken gülümsedin. 
Ve cenneti keşfettim gözlerinde


<<<<<<<<<<>>>>>>>>>>



Kendimedipnotçuk: Dude bu grubu çok sevdi (:

11 Haziran 2012 Pazartesi

Sarılmak hayat kurtarır...




   Dostlarım sevmenin enfes, sevilmenin ise tarifi anlatılmaz bir hissiyat olduğunu hepimiz biliyoruz, bilmeyenlerimiz de bizim gibi aşkı dibine kadar yaşayıp biraz da abartanları izlerken şahit oluyorlar (: Sevince insan bunu en güzel öpüşerek ve sarılarak karşı tarafa yansıtıyor. Öpüşmenin vermiş olduğu hazzı hepimiz biliyoruz. Ben son zamanlarda sarılmanın da ne denli önemli olduğunu kavramaya başladım. Sevgilim ile 2 seneyi aşkın süredir olan birlikteliğimizde ilk buluşma anımız yıllardır birbirini görmeyen, hasretliğin vermiş olduğu aşk ile kavuşan iki çifti andırıyor. Nerede olduğumuz fark etmiyor. Bir anda birbirimize koşuyor ve sarılıyoruz öylece de kalakalıyoruz (: 
O sırada beyin nasıl bir hormon salgılıyor bunun tıbben bir açıklamasını Hz. Google'dan ve doktorlardan  öğrenmeye çalışmış isek de sonuç negatif (: Sevgili ile ilk sarılma anında  yaşamış olduğum duyguyu hayatımın hiç bir döneminde yaşamadım. Sevgili bazen abartıp kaburgalarımı kırmak için olanca çaba sarf etse de ben halimden çok memnunum (: Canım yanmış dahi olsa onun o kolları arasında olmak gibisi yok (: Kolları ile seni sarmalamış bir yandan da kulağı ile kalbini dinleyen sevgiliye yüreğimden sesleniyorum "öyle kal aşkım, sakın kollarını bırakma" diye! Bunu yüreğimden hisseden sevgili derin bir nefes veriyor ve " hı hı aşkım ,seni seviyorummm" diyor sadece o kadar.. 

Sevmek lazım bunun yanında sarılmak da lazım dostlar, sizden ricamdır şimdi sevgilinizin karşısına geçin ve ona sarılın (:

engüzeldipnotçuk: 
-dostlarım henüz geç değil, sarılın sevdiklerinize , açın kollarınızı ve sarılın bu kadar basit işte, sonra çok geç olabilir, bir anda aklıma geldi yine o sahne galiba da hiç gitmeyecek (: sizin ile paylaşmadan es geçemeyeceğim sahne babam ve oğlum filminden, oğlunu kaybeden babanın biçare feryadı :
"açeydim gollerimi getme deyeydimmm, sadıkkkkkk.!!!!"

1 Haziran 2012 Cuma

Binbir Hayâlınan Doğdum Anamdan..!




Aydost Binbir hayalınan geldim anamdan
Doğdum anamdan,
Şu fani dünyaya geldim gidiyom
Muradımı alamadım dünyadan
Derdim çeşmesinden doldum gidiyom
Aydost Cahil ömrüm geldi geçti yel gimi
Şad olupta gülmedim el gimi
Yaprağı sararmış gonca gül gimi
Daha fidanıkan soldum gidiyom....

Dedi;
Üstad Neşet Ertaş...
ve;

Oğul ne ara;
Gam yükünü tadan  bir gönül görse, 
Gözyaşı peydahlanır buğusunca,
Ardınca süzülür süzülür süzülür
Cigaradan hallice pos pıyığına...!                  


                                                                                                                                                                 
F.FERDİ DURUSULU




26 Mayıs 2012 Cumartesi

!..bir lunapark temizlikçisinin serüvenleri..!: Mini Bir Elveda... Kanserin Elinden Tutup Yürümek

!..bir lunapark temizlikçisinin serüvenleri..!: Mini Bir Elveda... Kanserin Elinden Tutup Yürümek:



Kendimizi küçük birer bilim adamı gibi hissetmemize neden olan, Fen bilgisi derslerinden öğrenmiştik; hücre en minik birimdi.

Bizler, öylesine saf ve hücre dedikleriyse öylesine ufaktı ki; masumiyetimiz izin vermezdi, bir minik hücrenin gelip de milyonların ölümüne neden olabilecek kadar devleşeceği gerçeğiyle yüzleşmeye.

Tutup ellerinden, binlerin, milyonların ve yıkımların yürürmüş meğer; kanserli bir hücre .

3-5 yetişkin bile, bir araya gelerek, toplu hareket edemezken, tek bi hücrenin önünde hızla diz çöken yaşamlarımız...

Bu, tanrının insanlara; "ben varım! sen ki tek bir hücreden ibaretsin ve eğer ben istersem tek hücre ile mezar olacaksın, ayağını denk al" demesinden başka n olabilirdi?!


Seninle tanıştığımda, 3 yaşında bile değildim. Adının n olduğu konusunda bile tam olarak fikrim yoktu. 3 yaşında bir çocuğun elinden babasını alarak, yeryüzündeki tüm renkleri de solduran o şeydin sen.

Babam 27 yaşındaydı, senin elini tutup yürüdüğünde ölüme. fotoğraf albümlerinden aldığım duyumlara göre, her geçen gün, yeni yeni hücrelerine veda ederken, hastalıklı nur topu gibi hücrelere sahip oluyordu.

sahi sihirbaz değildi de neydi benim babam, 27'sinde kanserli dev bi kahraman?!

yine albümlerden edindiğim duyumlara göre, onun yüzü soldukça, solan diğer yüz ise anneminkiydi. Bir bardağı bile avuçlarına sığdıramazken sakat elleri, her geçen gün biraz daha ufalanan, o koca cüsseli kanser kütlesini, kocasını, hayat arkadaşını, evlatlarının babasını omuzluyordu.

artık o; n eski eş, n de eski baba olabilirdi. tüm bedeni zombi istilasına uğramış şehirler gibi gri.

canı; yavaş yavaş 27 yaşında gencecik bir adamı, bir eşi, bi babayı ve evladı terk ediyordu.

Söz konusu olan yaşama tutunmaksa; durmuyordu zaman ve tabi durmak nedir bilmiyordun sen de kanser.

Babamı bizden aldığında, ben daha 2 kardeşimse 8 aylık bir bebekti. O geride asla yaşanamayacak yıllar bırakmıştı. aile olmaktan uzak, çileli zamanlara açılan, gelecek adı verilen o lanetli kapının ardındaysa; sen vardın. açılacak nice kapıların da ardında olacağın gibi.

beline kadar uzayan sarı saçlarıyla halam kanserden öldüğünde 23 yaşındaydı. geride 3 çocuk ve delirmiş bi koca bıraktı. açılan kapının ardında yine sen vardın. yeryüzünde kendimi ait hissedeceğim n kadar insan varsa, birer birer eksilirken, ben artık 21 yaşındaydım. Tutup ellerimden benimle bilinmeze yürümek isteyişini anlamadım. Biz zaten sana ailemizin 2 canını vererek, hak edilmemiş bir bedel ödememişmiydik?!

Yüzüme, tam da gözlerimin içine bakıp, "kansersin" diyen o doktora "haaassiktir ordaaaan" demek istedim. çünkü ben, aylarca farklı farklı hastanelerde arpacık tedavisi için yönlendirilmiş ve kanser denilen illetin gözleri de mesken tutacağından bi haber 21 yılımı geçirmiştim.

kanserli gözlerimin içine baka baka;tıpta çareler tükenmez dediler önceleri, sonra dön bak dediler kimler kurtuldu. Kurtulanlar bir umutken, yeni yeni başka insanların da kanser olacağı düşüncesi, tanrımmm çok korkutucuydu.

yaş, cinsiyet, din, dil ve ırk ayrımaksın kime musallat olacağı konusunda fikir yürütülemeyen, o en kahpe illet değildin de neydin kanser?! 

evet sevgili bilogcuuuum , bu yazıyı sözlükte yayınlamıştım geçenlerde ve sizlerle de paylaşmak istemiştim. eğer sözlük yerine burada yazıyor olsaydım, tahmin edeceğiniz üzere asla böyle titiz seçmezdim kelimelerimi. e n de olsa her tavuk kendi cörtleğinde gıdaklar. kansersiz günleriniz olsun bilogcum. üşüyorum ve sırtımdaki kulunç yüzünden hiç keyfim yok.


Yarın uzun zamandır ertelediğimi bir ameliyatla, kansere son darbemide vurmak üzere buralarda olmayacağım. Kısa bir süre benim dırdırlarım olmayacak yani. idare edin, birbirinizi sevin, anneler lütfen çocuklarıyla olan paylaşımlarını ertelemesin, parasal konular ertelenebilir ama çocuğunuzun büyümesi ertelenemez.

annesine kalkan ele siper olan delikanlıya sesleniyorum; aferin sana şekercim,
karısını kızını döven aciz ve adi yaratıklara sesleniyorum; iyileşip geleceğim balgamzadeler bekleyin ;)
iş arkadaşlarının canını sıkmak için elinden geleni yapan koca totolu az çalışan yağcı şahsiyetsizler siz de bekleyin aslında n kadar içi boş ama hacmi geniş canlılar olduğunuzu size öğretmek için geleceğim,
ve bir de ertelediğim gülüşlerim var onları geri almak için geleceğim.

ufalanarak cam önlerine serpilmiş Patria kişisinden misminnacık elvedalar bilogcum




Dost Kanser illetine yakalanmış, Tanrım umarım onu bizlerden almaz ve en kısa zamanda iyileşir :(
Dualarımız seninle dost...





20 Mayıs 2012 Pazar

VİVAAA 19 MAYISSSSSS....!






Bir güneş doğdu Samsun'dan, 

Günlerden 19 Mayıs'tı.. 

Zübeyde Annemiz ise belki de;

Mustafa'ya sancı çekmekteydi!

Ya o gün doğdu Mustafa, ya da bir başka yarın kim bilir?

Ve  doğdu Mustafa, yarınlarımıza güneş oldu,

  Doğudan  değildi bu doğum,  

Kuzeyden Samsun'dan tüm Anadolu'yu aydınlattı! 

Kimilerince ışığı kesilmek istendi, 

Ama inatçıydı ve ışık saçardı Mustafa!

Daima aydınlatırdı, tıpkı güneşe benzerdi,

Geceleri güneş yerini karanlığa bıraksa da, 

Biz bilirdik ki tan vakti  yine yeniden doğacaktı, 

Aydınlatacaktı karanlık yarınlarımızı, 

Sözleri de böyleydi Mustafa'nın; 

O toprak dahi  olsa, yeşerecekti düşenceleri...



 VİVA 19 MAYIS!!!!

 Hoşgeldin hanemize ve  iyi ki doğdun MUSTAFA...


15 Ocak 2012 Pazar

hayat...



günaydın ile başlar,
hoşçakal ile bitirir
hayat denen oyunu..!
bu kadar kısadır işte 
bir anda geçer hayatı!

bu iki araya ne sığdırabilir;
neşe,keder,aşk,çocuk...!
mühim olan neler yaptığı, 
mutlu olup olmadığı,
neler bırakabildiği,
nasıl yaşadığı olmalı iken 
hayatı su gibi akıp gitmeye 
başlamıştır bile...! 

4 Aralık 2011 Pazar

Kıralım kalemleri, keselim cezaları.!



   Yaftalıyoruz , yargılıyoruz, ve hayatımızdan geri dönüşsüz çıkartıyoruz..! Neden mi bahsediyorum? Doğru bildiniz benden , sizden ve onlardan. Yani her birimizden bahsediyorum. Etrafımızdaki insanları elimizdeki kalemler olmuş adeta. 

29 Kasım 2011 Salı

Şems-i Tebrizi




    Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birine, akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan; bütün samimiyetinle affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir.!  

Şems-i Tebrizi

13 Kasım 2011 Pazar

seçimlerimiz...



Her an her şey olabilir, anlık seçimlerden ibarettir hayat,

Kimi zaman 35 mm'ye sığmaz taşar,

Seçimin yüreğini yansıttır çoğu kez

Sonuç ise  baştan bellidir.



iyi seyirler dostlarım

f.ferdi durusulu

26 Eylül 2011 Pazartesi

Şehidin öldü Anne..!


Merhaba  Anne; 

Dur anne benim ben oğlun, anne sakin ol anneee, sakın korkma  ve ağlama , fazla zamanım yok, gözyaşların ahiretten dahi duyuluyordu güzel annem.Yüce tanrım sağolsun, feryadına dayanamadı ve beni düşlerine gönderdi.!

12 Eylül 2011 Pazartesi

saat hep onikiydi...!


Saat hep 12

aylardan eylüldü
günün adı önemsizdi,
saatler tam onikiydi
akrep ile yelkovan dahi
ürkmüşler birbirine sarılmışlardı
ve ben güneşin oğlu
o yılların başında dünyaya gelmiştim
saatler eylül ayında hep onikiyi gösteriyordu...

f.ferdi durusulu